İçeriğe geç
  • YouTube
  • Instagram
  • TikTok
  • Facebook
  • X
OTİZM HABER

OTİZM HABER

  • ANA SAYFA
  • ŞİKAYET VAR
  • ETKİNLİK
  • İLETİŞİM
RÖPORTAJLAR

OTİZM ANNESİ İLE RÖPORTAJ 2

“BİZ OTİZMLİYİZ”

Türkiye’nin en güzel şehirlerinden olan İzmir’in kendine has dokusu ve yaşam kültürü vardır. Diğer hiç bir şehre benzemez. Özellikle Karşıyaka. Kendine has özellikleri ile farklı bir dokuya ve özgürlük hissine sahip nadide bir ilçedir. Sahili, mekanları ve tabiî ki orada yaşayan insanların bu kültürel dokuya yaptığı entelektüel dokunuşları ise ayrı bir yaşam sitili oluşturmuştur. Oturduğunuz bir kafede yan masanızdakilerle hemen samimi olup ortak birçok noktada buluşursunuz. Hiç beklemediğiniz meslek grupları ve büyük bir yaşanmışlığı geride bırakmış çok renkli insanlarla tanışmanız an meselesidir. Birdenbire bir büyükelçiyle otururken yan tarafınızda bir aktivist öbür tarafınızda bir sanatçı hemen arkanızda da ünlü bir yazarın sessiz tebessümü ile değişik renklerin içinde egolarını tamamen yenmiş insanların arasında, sokak kedilerini konuşur halde buluverirsiniz kendinizi.

İşte bende o anlarda bu insan ile tanıştım. Bir balıkçı barınağının yan tarafına çimler üzerine masa ve sandalyelerini koymuş farklı insan gruplarının ısrarlı daveti ile etrafımda olan biteni anlamaya çalışır bir haldeydim. Bir ara Emine Hanımı da çağıralım o da gelsin dediklerini duydum. Benim için bir sakıncası tabiî ki yok diye cevap verdim. Aradan geçen onbeş dakika sonra iki çocuğu ile ellerinde sandalyeleri ve meyve tabağıyla usulca selamlaşıp hemen yanıma yerleşmişti. Yüzünden tebessüm hiç eksilmiyordu. Hayatı bir insan bu kadar mı Tİ ye alabilirdi? Çocukları ikizdi ve nedense hiç birbirlerine benzemiyordu. Kız olan bizimle selamlaştıktan sonra yaşı gereği elindeki cep telefonuna kapanmış sessizleşmişti. Ama asıl benim dikkatimi çeken diğer ikiz olan erkek çocuğun iki metreye yakın boyuyla sesini incelterek konuşmasıydı. Biraz tuhaftı ve görkemli vücudu sanki ona ait değildi ve onyedi yaşında olmasına rağmen daha 5 yaşında çocuk gibi hareket ediyordu. Annesinin bir gözü hep onun üzerindeydi ve benim şaşkın bakışlarımı görünce de büyük bir kahkaha atıp;

“Biz otizmliyiz” dedi.

Otizm… Çok kez duyduğum ama asla tam olarak bilmediğim bir şeydi. Bu konuda çok cahil olduğumu düşündüm. Nasıl bir şeydi bu otizm? Geri zekâlılık mı? Özürlülük mü? Yoksa güncel ve kibar bir deyimle özel birey mi? Ama görüntü itibarı ile engelli bir durumu yoktu. Oldukça sağlıklı bir delikanlıydı. Evet biraz tuhaflığı vardı ama ilk etapta anlaşılmıyordu. Sesini inceltiyor göz göze gelemiyor ama durmadan şekerli ve çikolatalı yiyeceklere karşı bakışlarından anladığım kadarı ile bağımlılığı var gibiydi. Diğer çocuk çok sağlıklı konuşuyor ve nerdeyse ikizinin yarısı kadar boyuyla İngilizce telefon görüşmesi yapıyordu. Evet İzmir deydim. Burada olduğum için bu tür durumlara şaşırmamam gerekiyordu. Ama o kadar çok sormam gereken soru vardı ve henüz onların gelmesi beş dakika olmuştu. Daha kendi adımı bile söylememişken binlerce soruyu çoktan hazırlamıştım.

ARSIZLIK VE YÜZSÜZLÜK İÇİÇE

 Kesinlikle ilk soracağım soru “bu kadar neşeli ve pozitif karakterinizi neye borçlusunuz?” Olacaktı. Lütfen yalvarırım söyleyiniz ne yiyip içiyorsunuz? Aynısını bana da veriniz diyecektim ki Birden Emine Hanım yarın cumartesi ne yapacaksınız diye sorunca kafamdaki düşüncelerden arınıp cevap vereyim derken, önce size kahvaltıya geleyim sonra düşünürüz deyiverdim. Kulaklarım benden çıkan bu sese inanamadı. Ama tek inanamayan kulaklarım değildi tabiî ki bende inanamamıştım hatta etraftakiler bile inanamadı. En çok da Emine Hanım inanamadı. Ama zeki kadın hemen yine kahkahasını patlatıp “sıcak gevreğinizi alın ve saat 10 da bendesiniz unutmayın” dedi.

Arsızlığın ve yüzsüzlüğün dibine vurmuş olan ben hiç şaşırmadım. Çünkü kendimi iyi tanıyordum. Fakat beni tanıyanlar etrafımızda olmadığı için ortamdaki sıfatlarım kesinlikle negatif anlam içermişti.

Ertesi gün saat 10 da Emine Hanımın tarifi üzerine kapının önünde bir dolu malzeme ile hazır haldeydim. İçeri davet edildim. Hoşgörü ile kabul edildim. Dün onlardan ayrıldıktan sonra evde nerdeyse sabaha kadar otizm nedir ve nasıl davranmalıyım sorularının cevaplarına internetten iyice çalışıp gelmiştim. Yanımda getirdiklerim için nerdeyse Emine Hanım ile bir saat pazarlık yapmıştım. Çocuk için uygun olan ne varsa almıştım ve Emine Hanım da onu bu yeni arkadaşın kim olduğu hakkında bilgilendirmişti. Otizmli bireylerin alışkanlıklarının değiştirilmesi uygun değildi. Güvensizlik ve bilinmezlik onları endişelendiriyordu ve ardı arkası kesilmeyen aynı sorulara muhatap olunuyordu. Gösterilen yere kuruldum. Oğlunun Adı Ilgaz’dı. Her beş dakikada bir yanımıza gelip genelde aynı soruları soruyor ve aldığı cevaplardan da memnun halde gidiyordu. Tabiki cevaplarda aynı olmalıydı. Bazen soru şeklini değiştirip aynı cevabı bekliyordu eğer yanlışlıkla aynı cevap gelmez ise dinlenilmediğini düşünüyor bu kez de soru bombardımanı oluyordu. Ben sorularımı sordukça öbür odada gezinen Ilgaz oralardan bile cevaplar veriyordu. Kulakları çok keskindi.

Birçok otizmli birey farklı dallarda başarılara imza atmışlardı. Bende bu durumu sorduğumda otizmin çeşitleri olduğunu her kişide farklılıklar gösterdiğini öğrendim. Ama Ilgaz’ın durumu çok iyiydi. Yaptığım araştırmalara bakılırsa ona çok emek verilmiş bilinçli ve doğru eğitimlerle Ilgaz okuryazar haldeydi. Elinde ki tableti ile kanalları izliyor devamlı olarak yeni öğretiler ekliyordu hafızasına. Fakat Emine Hanım bunlardan memnun değildi. Ilgaz gördüğü birçok yayından etkileniyor hangilerinin gerçek olup olmadığı konusunda problemler yaşıyordu. Behzat Ç’ yi seviyordu ama o tür diziler hiç uygun değildi. Sırf bu yüzden evdeki televizyonunu kırmıştı. Otizmli bireyler için özel bir kanal olmalıydı. Böylece onlara hem öğreti hem de toplumsal yaşam kuralları anlatılarak uyumları daha doğru şekilde sağlanırdı. Emine Hanım bu konuya kadar kat edilmesi daha önemli olan birçok konunun olduğunu hemen ekledi.

Öncelikle size Emine Hanımı tanıtmak istiyorum. Büyük bir emekçi ve dünyalar kadar sabır ve inatçı kişiliğinden mutlaka bahsetmeliyim. 17 yıllık bir uğraşıdan sonra Ilgaz’ın bu hale gelmesi kesinlikle onun emeği ve inancı ile başarılmıştı.

Evin son çocuğu olarak büyümüş sevgi ve saygı içerisinde sağlam bir aile kültürü alarak genç kızlığa adım atmıştı. Baba sanatçı ve emekçi bir insandı. Ablası ve abisi yaş olarak ondan büyüklerdi ve onun gelişiminde katkıları olmuştu. Annesi tipik Anadolu kadınıydı. Polis olmayı çok istemiştim dedi. Üniversite yaşamı onu yeteri kadar cezp etmediği için erken zamanda meslek yaşamına geçmek istemişti. Fakat bazen yaşam istediğimiz gibi gitmiyor. Yaş ilerlemiş sınavlar sonuçsuz kalmış evde boş durmaktansa bir işe gireyim deyip farklı alanlarda yükselmeye başlamışken evlilik kararı almıştı.

Eşi ile 15 yıllık bir birlikteliği olmuş ama ayrılık kararı alıp saygılı ve düzeyli bir şekilde hayatlarına devam etmişlerdi. Bu evlilikten çocukları olmuş Ilgaz ve Hazal adında ikiz bebekleriyle tanışmışlardı.

Çocuklar henüz iki yaşına geldiklerinde Ilgaz da bir takım problemlerin olduğunu fark etmişler ve doktora gitmişlerdi. Bir doktor, beş doktor hatta on doktor gezip bir türlü inanmak ve kabullenmek istemedikleri sonuçla karşılaşınca bunu sindirip hayatlarını bu şekilde düzenlemeye çalışmanın yollarını aramaya başlamışlardı.

Bu olayı Emine hanımın ağzıyla sizlere anlatmak istiyorum.

“ Evliliğimin dördüncü yılına kadar anne olma hayali ile tedaviler gördüm. Nihayet anne olacağımı hatta bir değil iki çocuk annesi olacağımı öğrendiğimde sevinçten dökülen yaşlarımı polikliniğin karşısındaki Ceyhan nehrine armağan ettim. Sekiz ay sonunda fiziksel olarak hiçbir eksikliği olmayan kızımı ve oğlumu kucağıma alabilmiştim. Evrenin bana sunduğu bu ikiz sürprizle Dünyanın en mutlu, en uykusuz, en aç annesiydim. Ama olsun… Büyüyecekler ve her şey yoluna girecekti. Günler aylar gibi, aylarda yıllar gibi geçiyordu. Çünkü ailemden uzakta ikiz bebek annesiydim. En büyük sorunum uykusuzluk, yorgunluk ve yalnızlık zannederken iki yıl geçti.  Ilgaz büyüdü ve iki yaşındaydı. Çok tuhaf bir çocuktu durmadan hareket halindeydi. Konuşamıyordu. İstek ve ihtiyaçlarını tam olarak anlayamıyorduk. Bir terslik vardı ama her şey yolunda olduğu anlarda oluyordu. Daha sonra Ilgaz rahatsızlanmış ve enfeksiyon sebebi ile hastaneye yatırmıştık. Aynı odadaki beş yaşında konuşma ve işitme engelli çocuğu olan bir anne, kendini ifade edemediği için sürekli ağlayan Ilgaz’ı rehabilitasyon merkezine götürmemizi tavsiye etti. Bunu duyunca “ama oraya engelliler gitmiyor mu?” dedim.

Rehabilitasyondaki öğretmen değerlendirme sonunda bir çocuk psikologuna gitmemizi tavsiye etti.

Doktor beni ve babayı karşına oturtup klasik giriş cümlelerinin ardından çocuğunuz otizmlidir. İsterseniz psikolojik destek almanızı tavsiye ederim dediğinde bütün vücudumdan buz gibi ter aktığını hissettim. O günden sonra daha çok okumam, daha çok çabalamam ve asla ölmemem gerektiğini anladım. Bilmediğim çok şey vardı ve sudan çıkmış bir balık gibiydim. Yeni bir dünyaya mecburen girmek zorundaydım ve henüz hiçbir şeye hazır değildim. Beni nelerin beklediğini bilmiyordum. Bütün hayatımın altüst olacağının farkındaydım ve bir an ölmek istedim. Sonra kucağımda uyuklayan oğluma bakıp iki yıl boyunca gizli gizli ağlamaya başladım. Hiç bitmeyen ağlamalarımdan sıyrılıp oğlumun başını okşarken nerdeyse 5 dakikaya inen ağlama nöbetlerim yüzümü yıkamamla son buluyor sonraki beş dakikada yine lavabo karşısında oluyordum. Dışarı çıkamıyor gördüğüm her çocukta Ilgaz’ı arıyordum. Kızım Hazal büyüdükçe ona hiç zaman ayıramıyor bir an önce Ilgaz’ın eğitimlerini ve sporlarını yaptırıp onu hemen normalleştirmek istiyordum. Her akşam saatlerce internete bakıp neler yapabilirim diye uykusuz geceler yaşarken bir türlü kabullenemiyordum. Keşke şu halimde ki Emine ile tanışsaydım. Bana ne çok yardımcı olur ve beni doğru yönlendirip hayata tutulmada öncülük ederdi diye düşündüm.”

Emine Hanımın günlük yaşamını merak ettim. Sırayla anlattı.

“Sabah dokuzda Ilgaz’ı okul servisine verene kadar her iki çocuğun beslenmesini hazırlamalı, çantalarını ve giyimlerini planlamalı, hatta Ilgaz’ın endişelenmemesi içim akşamdan hazırladığı sunumları yapmalı, çoraplarına kadar giyindirmeli, akşamdan duşunu tırnaklarını bin bir yalvarma ile fiziksel bakımını yaptırmalı ve servise hazır hale getirmeliydi. Onu servis annesine teslim ettikten sonra yemek için mutfağa geçmeli, okuldan geldiklerinde her şey hazır olmalıydı. Saat 11 gibi uzanıp mümkün olursa bir saatlik uykuya ihtiyacı vardı ki Ilgaz geldiğinde ona katlanabilmek ve yaptığı fiziksel ya da ruhsal baskıya direnebilmesi için bu çok gerekli diye söze başladı. Saat 12 gibi uyanıp tüm gücüyle alışverişe çıkmalıydı. Her gün alışverişe çıkıyordu. Az ama ihtiyaç olan malzemeler alınıyordu. Eğer fazla alayım yarına çıkmayayım diye düşünürse Ilgaz evde ki her şeyi tüketiyor çok sağlıksız besleniyordu. Evde olmayınca susuyor kabulleniyordu. Alışveriş bitip eve geldiğinde Çamaşırlar, yemekler, bulaşıklar ve ev temizliği tamamen bitmiş olmalıydı. Çünkü çocukların gelmesiyle başka bir işle uğraşması mümkün değildi. Ilgaz saat üçte kapıdan girdiğinde Otizmli bir ailenin yaşamı başlıyor bitmek tükenmek bilmeyen sorular ve ilgi isteği en üst safhada oluyordu. Öğleden sonra saat beş gibi Ilgaz ile yağmur, soğuk fark etmeksizin dışarıya çıkılıyor uzun ama yavaş yürüyüş saatleri başlıyordu.

Ama zannetmeyin ki bu öyle kolay değildi. Ilgaz ile dışarıdaki toplum daha büyük sorundu. Kimileri anlayışla karşılarken, kimileri bunun burada ne işi var, gidin evinize, çok yazık, keşke, keşke, keşke sıfatlarıyla kimi zaman aşağılanma, kimi zaman hayır yapmayın sakın vermeyin alışırsa hep ister yalvarmalarıyla eve geri dönüldüğünde saat yedi oluyordu ve bu kez de evde aynı endişeli yaşam başlıyordu. Kimi zaman dayaklar yeniyor, kimi zaman bulunan bir köşede sessiz ağıtlar yakılıyordu. Ilgaz evde yiyecek bir şey bulamayıp yatağa yattığında gece saat 12 oluyordu. Evet ev sessizleşiyordu ama Emine Hanım için yeniden hayat başlıyordu. Bitirmesi gereken dersleri vardı ve üniversitesini dışarıdan okumak için verdiği diğer mücadele başlıyordu. Hafta sonlarını bize anlatmak bile istemedi.

En çok mor rengi seviyormuş. Müzik dinlemeyi, dans etmeyi, şehirler görmeyi, denizde yüzmeyi ve en çok da uzun uzun uzanıp uzanmayı istiyorum dedi. Sonra yine tebessüm edip, çok mu uzun oldu diye yüzünden hafif hüzünlü bir tebessüm aktı gitti. Hikâyesine yine kaldığımız yerden devam etmesini istedim. Ilgaz’ı anlatıyordunuz sizi dinliyorum. Haftalar ayları, aylarda yılları kovalamış Ilgaz on yaşına gelmişti. Emine Hanım o sıralarda Çorumda yaşıyordu. Kendisi gibi otizmli ailelerle tanışmış onları gördükçe bir şeyler yapabiliriz düşüncesinin baskısı altına girmişti.

“Eğer her şeyi kabullenirseniz büyüme durur. İlerleme biter. Sorun beklemeye alınır. Siz yerinizde sayarsınız ve bilmediğiniz bir kahramanı beklersiniz.” Emine Hanım bir kahraman bekleyecek karakterde değildi. Kararını verdi ve yola çıktı.

HAYALLER HAYALLER…

Doğru olduğuna inandığı insanları bir araya getirip kendisine bile ütopya gelen bir düşüncenin peşine düştü. Öyle bir yer açmalıydı ki; Engelli aileler çocuklarıyla birlikte gelmeli, büyük bir bahçede ücretsiz olarak çocuklarını gözlerinin önünde emanet edeceği spor ve eğitmenlere teslim edip, bir şeyler üretmeli ve bu üretimden de para kazanıp Otizmli bir çocuğa sahip insanların, ekonomiye katkıları sağlanmalı ve o insanlar da kendileriyle gurur duyup yeniden hayata bağlanmalıydılar. Tabiki çocukları da bu üretim macerasından nasiplenip onlarda en azından bu emeğe katkıda bulunup bir birey olduklarını ispatlayabilirlerdi.

ÜTOPYA GERÇEKLEŞİYOR

Önce Dernek kurup kurumsal bir sıfat kazanmalıydılar. Böylece bireysel olarak yaptıkları tüm girişimlerden olumsuz aldıkları sonuçların değişebileceğini düşündü. Hemen doğru insanları toparlamaya başladı. Kendisinin bile inanmakta zorlandığı bu hayali gerçekleştirmek için gün geldi kızdı bağırdı, gün geldi omuz omuza ağladılar ve gün geldi el ele tutuşup çocuklarını birbirlerine emanet edip yollara koyuldular. Ve o gün geldi…

Çorum Otizm Gönüllüleri Derneği

Kuruldu. Bürokrasi ve görüşmeleri bizzat kendi üstlenmişti. Bir apartman dairesinde başlamıştı her şey. Kendisine inanan gönül veren arkadaşının bürosunda bir odaya yerleşmişti. İlk adımlar her zaman zordur. Ayağa kalkmak yürümek en zor olanıdır. Ama siz doğru bildiğiniz yolda ilerlemek istiyorsanız inanın o tozlu yollarda yalınayak koşarsınız.

Sıra devlete, kurumlara, kişilere ve arkasındaki inananlara gelmişti. Madem bu mücadeleye başladı mutlaka sonu gelmeliydi. Doğru bir iş yapılıyordu ve Emine Hanım başaracağına inanmıştı.

Yeni yer kiralanmış müstakil bir ev tutulmuş yıkık dökük eski bir binanın restorasyonu için tüm kapılar çalınmaya başlamıştı. Bahçesinde engelli ve Otizmli çocuklar toprakla oynarken anneleri de var güçleriyle çalışıyordu. Elleriyle sıva yapıyor, kapı ve pencereleri onarıyor, sağdan soldan gönderilen inşaat malzemeleriyle ve inanıp gönül verenlerin karşılıksız emekleriyle tuğla tuğla biçimlendiriliyordu yeni otizm derneği.

Birkaç yıl içerisinde verilen bunca emek ile tüm bürokrasi ve kurumlar tarafından tanınmışlar davetler edilip kabuller yapılmıştı. Devletin parti başkanlarından Valilere, muhtardan esnafa kadar her kulak bu yardım çağrısına bir şekilde ses olmuştu. Emine Hanım gururluydu bunu fazlasıyla hak etmişti. Dernek Başkanıydı ve bütün gücüyle bir şeyleri değiştirmenin peşindeydi ama asıl hedefi bu değildi. Başlangıç yapılmış gerekli olan sağduyu ve özgüven kazanılmıştı. Sıra ekonomiye ve asıl hedefe başlamak gerekiyordu. Fakat bunca yapılan mücadele de eşinden ayrılmış her iki çocuğunun sorumluluğu kendisine kalmış yükü daha bir artmıştı. Ama henüz yolun başındaydı.

VİZYONSUZLUK

Yeniden bütün gücünü toparladı ve ikinci doğru adımı attı. Mavi Umutlar Kadın Girişim ve Otizm üretim kooperatifi. Artık arkasına aldıklarıyla başka bir vizyonun peşine düştü. Üretmeliydi. Hayalleri vardı ve hazırdı. Yeniden projeler yazdı. Kurumlar, kişiler yeniden uyandırıldı. Kapılar aşındırıldı. Kooperatif kuruldu. Üretim başladı.

Salçadan, Kuşburnu marmelat’ına, sirkeden, nar ve mandalina pestiline hatta ev yapımı ketçapa kadar daha birçok ürün yelpazesini emeği sermaye ederek ürettiler. Türkiye’nin hiçbir yerinde olmayan, aynı bahçe içinde bulunan dernek ve kooperatifte çocukların ilacı olan eğitimi, annelere ise istihdam desteğini sağlamayı başarmıştı.

Emine Hanım her ürettiğini satıyor aldığı parayla başka bir yöne yatırım yapıp bir yıl içindeki tüm sezonlarda boş durmadan üretim yapmak için girişimler yapıyordu. Emekçi engelli ailelerine emeklerini ödüyor,  geziler düzenliyor, onların hem fizikken hem de moralen ayakta kalmalarını destekliyordu. Fakat yorulduğunu hissetti. Her şeye kendi koşarken geride emanet ettiği çocuklarının yerinde saydıklarını gördü. Hatta geriye gittiklerini. Çünkü yaptığı gönüllülüktü ve mesaisi sonsuzdu. Ekonomiye giriş sağlanmıştı fakat tutunmak için desteğe ihtiyaç vardı.

Aileler arkasında varmış gibi görünüp geriye geldiğinde yok olduklarını gösterdiler. Kültürel farklılıklar, inançsal, siyasi düşünceler ve tabiî ki ekonomik beklentiler büyüyünce kooperatif ve dernek içinden amaca uygun olmayan muhalif sesler Emine Hanımın kolunu kanadını kırdı. Kar amacı gütmeyen, var olma çabası içerisine girmiş bu müessese Emine Hanımın bireysel katkısıyla ayağa kalkmak üzereyken içerden gelen çatlak seslerin yükselmesi onun şevkini kırmıştı. Büyük bir zaman ve mücadele verirken çocuklarına dahi ayıracak zamanının kalmaması onu iyice yıprattı. Çok sesliliğin getirdiği gürültü ve karmaşa onu kabuğuna çekilmeye zorladı ve ansızın yeni bir karar aldı.

HOŞGELDİM İZMİR

Uzaklaşmak gerekiyordu. Üniversite ile birilikte çalışılan, otizm spor eğitimleri, kooperatif üretimleri, dernek başkanlığı, düzenlenen gezi ve ziyaret organizasyonları, siyasi ve kurum iletişimleri ve 8 yıllık emek bir kenara konulup yeniden ama bu kez daha doğru insanlarla yola çıkmak ve çocuklarına daha çok zaman ayırabilmek için taşınmaya karar verdi.

Urla, Menemen ve son olarak Karşıyaka’ya çocukların okulları için bazen 1 yıl, bazen de 6 aylık taşınmalarla bu günlere geldi. Kızı Hazal Karşıyaka’nın gözde lisesinde yabancı dil eğitimi kazanmıştı ve bu yaz Kanada’ya gidecek lise son sınıfını orada okuyacaktı. Ilgaz ise Özel eğitim okulunda okumaya devam ediyordu. Emine Hanım birçok farklı otizmli çocuklar ile ailelerine daha hızlı ve doğru yolda ilerlemeleri için gönüllü rehberlik ve profesyonel danışmanlık yapıyor ama gülen yüzü hiç solmadan hayatına devam ediyordu.

Sanırım ikinci çay demliğini de bitirmiştik. Ilgaz’ın gezme vakti gelmişti. Onunla her gün 5 km. gezi yapmak zorundaydı. Hiç durmadan onu dinlemeli cevaplar vermeliydi. Bazen dayağını yemeli, bazen de kızının ağlaması dursun diye ona espriler yapması gerekiyordu. Ama ne olursa olsun o bir anneydi ve insandı.

En son “gerçekten çok iyi bir insansınız” dedim. Sinirlendi. İnsan mı dedi.

“Yıllardır bana kimse misafirliğe gelmiyor. Yıllardır bende kimseye gitmiyorum. Oğlum otizmli diye bende otizmli oldum. Bir işte çalışamıyorum, dışarıya çıkıp eğlenemiyorum bir yerde oturup etrafı seyredemiyorum hatta ölmem bile yasak. Çünkü siz toplum olarak ölmemi bile istemiyorsunuz. Eğer ben ölürsem, eğer benim gibi otizmli anneler ölürse bu çocuklar sokaklara çıkar ve inanın o zaman sizler sokaklara çıkamazsınız. Ama ya Ilgaz ölürse? Bunu hiç düşündünüz mü? O öldüğünde ben ortada kalacağım. Hiçbir sosyal güvencem yok. Emekliliğim yok. Geleceğim yok. Param yok. En kötüsü de çalışacak fiziksel gücüm de yok olacak. Peki, o zaman benim durumum ne olacak? Eğer ben ölürsem oğlum kaybolur gider. Ben kurtulurum ama o önce ölürse benim ilerleyen yaşımda kime muhtaç kalırım bilinmez.”

Sanırım bu sözlerle bir şeyi iyi anladık ki, aramızda dolaşan bazı gölgeler var. Sırf biz mutlu olalım sorunsuz yaşayalım diye onlar cezai ehliyeti olmayan kişiler tarafından dövülüyor, aşağılanıyor hatta hayati tehlikeler yaşıyorlar. Ama biz bunun farkında bile değiliz. Var olduklarını biliyoruz ama bizden uzak dursun istiyoruz. Aynı restoranda yemek yemiyoruz. Aynı toplu ulaşımda görmek istemiyoruz. Aynı sokakta karşılaşınca korkuyoruz. Aynı cadde de birden bire avazı çıkana kadar bağıran 2 metrelik bir insan görünce hemen polisi arayıp bu deliyi sahibine verin diyoruz ama seçimlerde oy kullanma hakkına bile sahip olan bu insanların koruyucu meleklerini hep unutuyoruz.

Şimdi huzurla evlerinizde çocuklarınız ile uyuyunuz. Onlara sıkıca sarılıp gelecekte çok güzel mesleklerinin olması için dualar ediniz. En güzel umutlar ile huzur içinde yatağınıza süzülürken o esnada özürlü çocuklarından dayak yiyen meleklerimize de lütfen dualar ediniz. Onları gördüğünüzde vicdanınız sızlayıp çikolatalar alıp annesinden izinsiz vermeyiniz. Karşı kaldırıma geçip kendinizi emniyete almayınız. Otobüste, pazarda, çarşıda onlardan kaçmayınız. Onları kendi kurallarınız için zorlamayınız. Çünkü onlar sizin gezegeninize misafir olarak geldiler. Hor görmeyin, tebessüm edin yeter.

Tam kalkacaktım ki o meşhur sorumun cevabının verilme vaktinin geldiğini söyledi,

“Otizmli bir bireyle yaşarken geçmişte yapamadığım şeyleri bugün yaptığımı görüp gelecekte ne olacağını düşünmemeyi öğrendim. An da kalmayı ve o anı yaşamayı… Hüzünleri kahkaha ile boğuyorum. Otizmin karanlıklarını ise saçlarımda ki gibi mora boyuyorum. Duygusallık değil sadece DUYARLILIK istiyorum.”

Toparlandım.

Rüzgârın serinliğini camlarını sonuna kadar açtığım aracımda hissederken, karanlığın içini yırtan farlarımda buldum kendimi. Onları bırakıp giderken göğüs kafesimde büyük bir ağırlığın baskısını hissettim. Sanki boğazıma düğümlenmiş birkaç kelime vardı. Kapıda vedalaşırken Hazal kız geldi ve “Abi yine gel olur mu?” demişti. Ilgaz kocaman cüssesi ile bana el sallarken Emine Hanımın gözlerinin içindeki derinliği görmemek için koşar adımlarla inmiştim merdivenleri. Kapıları kapanmış yine sessiz dünyalarına hapsedilmiş olarak bıraktım onları.

Diğer insanlar gibi utanç içinde kaçıp gittim…

By ScHaTo

otizm

Bunu paylaş:

  • X'te paylaş (Yeni pencerede açılır) X
  • Facebook üzerinde paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook

Bunu beğen:

Beğen Yükleniyor…
OTİZM HABER

OTİZM HABER

  • ANA SAYFA
  • ŞİKAYET VAR
  • ETKİNLİK
  • İLETİŞİM
Yorumlar Yükleniyor...
%d